LAİKLİK; Nedir, Ne Değildir?
Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, BA, LLM
Hekim, Hukukçu-Sağlık Hukuku Uzmanı, Mülkiyeli
Türk Hukuk Kurumu Onur Kurulu Başkanı
www.ahmetsaltik.net profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik X : @profsaltik https://www.instagram.com/ahmet_saltik
Giriş
10 Nisan 1928, Cumhuriyet tarihimizin en önemli dönemeçlerinden, kavşaklarından biridir.
9 Nisan 1928’de, İsmet İNÖNÜ ve 120 arkadaşının yasa önerisi ile 1924 Anayasası’nın
- “Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır, resmi dili Türkçedir, başkenti Ankara’dır.” içerikli 2. maddesi değiştirilerek tümceden “İslam dini” çıkartılmıştır.
Çok açıktır ki, dinler salt insanlar içindir, başka hiçbir şey için değil.. Devletin dini olabilir mi?
1924 Anayasası’nın 16. maddesindeki, milletvekillerinin ve 38. maddedeki cumhurbaşkanının yemininden “Vallahi” sözcüğü de çıkartıldı. Anayasal rejimin laikleştirilmesi bağlamında bütünleyici olarak 26. madde yer verilen “din işlerinin düzenlenmesinin TBMM’nin görevleri içinde sayılması” da anayasa metninden çıkartılmıştır. 9 Nisan 1928’de 1924 Anayasası’nın bu 4 maddesinde yapılan değişiklik, oturuma katılan 264 TBMM üyesinin oybirliği ile kabul edilmiştir (yasa no 1220). Özetlenen değişiklikler 10 Nisan 1928 günü RG’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
5 Şubat 1937’de bir adım daha atılarak “laiklik” ilkesi Anayasa’ya konmuştur.
AKP Hükümeti’nin kimi yersiz uygulamaları ile Laiklik yapay olarak toplum gündemine taşınmak isteniyor. Oysa ülkemizin, evrensel tanımına uygun biçimde Laik rejimi benimsemesi ve 1924 Anayasasına değiştirilemez üstün hukuk kuralı olarak koymasından bu yana yüz yılı aşkın bir zaman geçti. Ulusumuz yaygın biçimde laik yaşam biçimini içselleştirdi. Zaten öteden beri Anadolu İslamı, özellikle Alevi-Bektaşi yorumuyla laik nitelik kazanmıştı; güler yüzlüydü ve Tanrı’dan korkma yerine O’nu sevmeye dayalı bir hoşgörü kültürüyle bezenerek yorumlanmıştı. Çöl ya da Vahabi katılığı/ şeriatı asla söz konusu değildi. Üstelik 1789 Fransız Devrimi’ne ikincil olarak Fransa’da ortaya atılan “Laisite-laiklik” kavramı da henüz yoktu. Anadolu, kendi öz ekiniyle Çöl şeriatını evcilleştirmişti.
Cumhuriyet’le birlikte, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti, demokratik,
pek doğallıkla da zorunlu laik olacaktı. Bu 2 olgu temelde birbirinden ayrı düşünülemezdi.
Gerçekten de Akşin’e göre;
“Atatürk Devrimi’nin Cumhuriyetle birlikte en önemli esaslarından biri laikliktir. Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Herhangi bir din, mezhep ya da tarikat devlet işlerine kesinlikle karışamaz, kendisi için bir ayrıcalık isteyemez. Devletin yasaları, uygulamaları bir dine ya da mezhebe göre olamaz. Devlet bütün din ve mezhepler karşısında -aktif- tarafsız olacaktır. Öbür yönden, devlet de dine karışmamalıdır. Kural bu olmakla birlikte, devlet dine karışmak durumunda olabilir. Örn. bir din ya da mezhep, inananlarına insan kurban etmek ya da intihar etmek türünden şeyler yapmalarını buyuruyorsa, devletin bu tür uygulamayı önlemesi gerekir.”
(Prof. Dr. Sina AKŞİN, Ana Çizgileriyle Türkiye’nin Yakın Tarihi, Cilt 2, 1997, Cumhuriyet Kitapları)
Ne var ki; Anayasamızın Başlangıç bölümünde ve metninde değiştirilmesi bile önerilemeyecek madde olarak düzenlenmesine karşın, kimi çevreler, Laik yaşam biçimine doğrudan ya da cepheden saldıramadıklarından, Demokratik Cumhuriyet’in temel güvencelerinden olan bu kurumu sulandırarak başkalaştırmak istemektedirler. Anayasanın ilgili maddeleri aşağıdadır :
- Cumhuriyetin nitelikleri
Madde 2.- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, ulusal dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” (Dikkat; 3 ana amaca dönük 6 temel nitelik!)
“IV. Değiştirilemeyecek hükümler
Madde 4.- Anayasanın 1. maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3. maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif bile edilemez.”
Atatürk’ün Laiklik Anlayışı
- “İslâm dinini, asırlardan beri alışılageldiği veçhile bir siyaset vasıtası mevkiinden uzaklaştırmak
ve yüceltmek gerekli olduğu gerçeğini görüyoruz. Mukaddes ve tanrısal inançlarımızı ve
vicdanî değerlerimizi, karanlık ve kararsız olan ve her türlü menfaat ve ihtiraslara görünüş sahnesi olan siyasiyattan ve siyasetin bütün kısımlarından bir an evvel ve kesin şekilde kurtarmak, milletin dünyevî ve uhrevî saadetinin emrettiği bir zarurettir. Ancak bu suretle İslâm dininin yüksekliği belirir.” (1924, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, I. Cilt, syf. 318)
Atatürk’ün bu anlatımında çok netlikle vurgulandığı üzere, dinin siyasete alet edilerek inançlı insanların sömürülmesi ve çıkar sağlanması mutlaka engellenmelidir. Bunun biricik yolu ise laikliktir. Cumhuriyet’in 2. yılında çok partili yaşama geçmek ister ve “Serbest Fırka” adıyla 2. partiyi kuran yakın arkadaşı Fethi Okyar’a şunları söyler :
- “Memnuniyetle görüyorum ki, lâik cumhuriyet esasında beraberiz. Zaten benim siyasî hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım temel budur.” (1930, Atatürk’ün T.T.B. IV, syf. 544)
Mustafa Kemal Paşa, çok yakın dava arkadaşı Kılıç Ali’ye göre aşağıdaki gibi düşünmektedir :
- “ Din ve mezhep, herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiçbir kimse hiçbir kimseyi ne bir din
ne de mezhep kabulüne zorlayabilir.” (Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, 1955, syf. 57)
Atatürk’ün manevi kızı Prof. Afetinan’ın M. Kemal Paşa’nın el yazmalarından bize ulaştırdığına göre;
- “ Türk ulusu, halk yönetimi olan Cumhuriyetle yönetilir bir devlettir. Türk Devleti lâiktir.
Her erişkin dinini seçmekte serbesttir.” (Afetinan, M. K. Atatürk’ün El Yazıları, 1930, syf. 352) - “ Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur. Devlet yönetiminde bütün yasalar, düzenlemeler bilimin çağdaş uygarlığa sağladığı temel ve biçimlere, dünya gereksinimlerine göre yapılır ve uygulanır. Din anlayışı vicdanî olduğundan, Cumhuriyet, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı (=LAİKLİĞİ), ulusumuzun çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni görür.“ (Afetinan, M.K. Atatürk’ün El Yazıları, 1930, syf. 56)
Ulus Egemenliğinin gerçekleşebilmesi için, yaşamın gerekleri ve toplumun gereksinimleri dinsel kurallarla değil, us ve bilime, çağın gereklerine uygun biçimde karşılanmak durumundadır :
- “ Biz din işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmıyoruz. Millet ve devlet işlerinin Kâbe’si,
ulusal egemenliğin belirdiği Büyük Millet Meclisi’dir. Din işlerinin mihrabı ise insanların,
kişilerin vicdanlarıdır.” (Asaf İlbay, Tan gazetesi, 13.VII.1949)
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtarıcısı ve kurucusu Yüce Atatürk, her fırsatta laiklik kavramını tanımlayarak hem konuya açıklık getirmiş hem de bu konudaki kararlılığını ısrarla vurgulamıştır :
- “Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar! Mazinin dalgınlıkları, paslı durgunluklarının,
Türkiye halkının dimağından silinmiş olduğunda kuşku ve duraksamaya yer yoktur.
Eriştiğimiz mutlu durumdan bir adım geriye gitmek, kimsenin söz konusu etmeye bile yetkili olmadığı kesin bir gerçektir.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt III, 1924, syf. 76)
Yine çok yakın silah ve dava arkadaşı Kılıç Ali’nin birinci elden aktardıklarına göre;
- “ Dinden maddî çıkar sağlayanlar, iğrenç kimselerdir. İşte biz, bu duruma karşıyız ve
buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir.”
(1930, Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, 1955, syf.. 116)
Bilindiği gibi henüz Cumhuriyet ilan edilmeden hatta Kurtuluş Savaşı sonlandırılmadan 1. TBMM’ nin 1921’de benimsediği ilk Anayasa, olağanüstü koşullar yüzünden, Devletin dinini İslam olarak tanımlıyordu. Gerçekte Atatürk’ün kafasında yer alanları kendi sözlerinden Söylev’de öğreniyoruz :
- “Cumhuriyetin ilânından sonra da yeni Anayasa yapılırken, ‘lâik hükümet’ deyiminden dinsizlik anlamı çıkarmaya eğilimli ve vesileci olanlara fırsat vermemek amacıyla, yasanın 2. maddesini anlamsız kılan bir tabirin girişine müsamaha olunmuştur. Anayasanın, gerek 2. ve gerek 26. maddelerinde, gereksiz görünen ve yeni Türkiye Devleti’nin ve Cumhuriyet yönetimimizin
çağdaş karakteriyle uyuşmayan deyimler, devrim ve Cumhuriyetin o zaman için sakınca görmediği ödünlerdir. Ulus, Anayasamızdan, bu fazlalıkları ilk uygun zamanda kaldırmalıdır.”
(1927, Söylev, cilt II, syf. 714-17)
Laikliği Atatürk mü uydurdu ?
Büyük Atatürk’ün söz konusu değerlendirmeleri tümüyle bilimsel ve gerçekçidir.
Nitekim ünlü sosyolog Ernest Renan’ın 1883 tarihli LAİKLİK tanımı aşağıdadır :
- “L a i k l i k; dinler arasında devletin yalnızlığıdır.” (1883: L’Islamisme et la Science)
Anayasa Mahkemesi’nin LAİKLİK tanımı :
- “Laiklik; egemenliğe, demokrasi ile özgürlüğe ve bilgi bileşimine dayanan toplumsal bir atılım,
siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisidir. Laik düzende din, siyasallaşmadan kurtarılır, yönetim aracı olmaktan çıkarılır, gerçek saygın yerinde tutularak kişilerin vicdanlarına bırakılır. Böylece siyasal yaşamın dayanağı bilim ve hukuk olur.”
Dolayısıyla çok net bir biçimde denebilir ki;
LAİKLİK TOPLUMSAL BARIŞ ve ÖZGÜRLÜKTÜR !
Demek ki, laiklik yurttaşların inançlarının en sağlam güvencesidir. İnanç özgürlüğü (inanma ya da inanmama) Devletçe sağlanmaktadır. Herkes inancında ve tapıncında (ibadetinde) serbesttir. Laikliği, resmi politikası dinsizlik olan rejimlerden kesinlikle ayırmak gerekir. Böylesi rejimlerde devlet dine karşıdır. Vatandaşın dinsiz olarak yetişmesi için gerekli her türlü önlemi alır.
Atatürkçü laiklikte ise, devlet işlerine karışmaması koşulu ile tam bir din ve inanç özgürlüğü vardır.
Laiklik sömürüsü ve AKP Hükümeti :
Erdoğan’ın çarpıttığı gibi Laiklik sınırsız bir din ve inanç özgürlüğü değildir. Tüm hak ve özgürlüklerin doğal sınırları vardır. Bu sınır, başkalarına ve topluma zarar vermemek ilkesine dayalıdır (Anayasa md.12, 14 vd.). Dolayısıyla Devlet, gereğinde, din adına kişilere ve topluma dayatılan bireylerin ve kamunun açıkça zararına olan akıl ve bilim dışı olgulara karışma hakkına sahiptir. Örn. ABD’de David Koresh tarikatının üyelerinin toplu özekıyımlarına (intihar, 18.4.1993) hükümet zor kullanarak müdahale etmiş ve bu eylemi laik hukuka tümüyle uygun görülmüştür.
İmam Hatip Liseleri gene gündemde. N. Erbakan’ın övünçle itirafına göre İHL’lerden;
”.. 27 yılda 1 300 000 inançlı mücahit yetiştirilmiştir.” (13 Ocak 1991, Refah Partisi İkinci Büyük Kongresi)
Buna karşın, Erdoğan, geçtiğimiz yıllarda (AKP Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı, 1 Şubat 2012)
“İnançlı-dindar nesiller yetiştireceğiz.” diyebilmiştir.. Hatta, nasıl olabiliyorsa “dindar ve kindar”!?
Jet hızıyla çıkarılan 4+4+4 ucubesi ortada. Dünyaya imam-hatip ihraç edecek,
AB’yi imamlarla fethedecek, Nobeller alacağız her mahalleye bir imam atadığımızda.
- Menderes de “Her mahalleye 1 milyoner!” (?!) masalıyla halkı uyutmaya girişmişti.
Öte yandan Erdoğan, Mısır ziyaretinde
“Ben laik değilim ama T.C. Laiktir, size de öneririm..” dedi. (Arap Baharı Turu, 13 Eylül 2011, Mısır)
İyimserlikle bunu bir aşama varsayabiliriz. Ama anımsatalım Erdoğan’a : Önce insanlar laikliği benimser, sonra devleti laikleştirirler. Laikliğin beşiği Fransa’da önce din adamları laik olmuşlardır!
***
Ömrünü eğitimbilimin kuramına ve uygulamasına adamış Prof. Dr. Rıfat Okçabol’a kulak verelim:
AKP son aylarda peş peşe çıkardığı Yasa Gücünde Kararnamelerle (YGK-KHK) eğitimi piyasacı
ve dinci bir yapıya dönüştürüyor. Bakanlıkta üst düzey görevlere eğitimci birikimi olmayanlar getirilirken, izcilik ve spor işleri ile değişen ana-baba rolleri projesi, bakanlığın Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün sorumluluğuna veriliyor. DİB, camileri çocuk merkezli yapma, her türlü toplumsal soruna ve kadına şiddet uygulamasına imamlarla çözüm aramaya soyunuyor. 653 sayılı YGK ile Kuran kursuna gitme yaşı düşürülünce, 2012 yazında açılacak yaz Kuran kursunun haddi-hesabı bile bilinmiyor. Arapça ilköğretimde seçmeli ders oluyor. Eğitim sistemine 4+4+4 gibi kesintili bir yapı getirilerek dinsel öğretime daha erken yaşlarda başlanmasının yolu açılıyor. Dün, 2005’te, bakan Hüseyin Çelik, ‘Bizdeki din dersleri gerçek din dersi değil.’ diyor. Bugün, ‘gerçek din derslerine’ geçmenin alt yapısı oluşturuluyor. (Cumhuriyet Gazetesi, 9 Nisan 2012)
Dönemin Milli (=Dinci?!) Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, henüz Başbakanlık Müsteşarı değilken;
“…Yine başlangıçta kurulurken ortaya atılan Cumhuriyet ilkesinin zayıfladığını ve işlevini kaybettiğini görüyoruz. Halk için ve halk adına yönetim diye tarif edilen Cumhuriyet kavramının aslında bizim için çok fazla bir mana ifade etmediğini söylememiz de mümkündür. Türkiye’de cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerine islam ile bütünleşmenin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum. Böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerini daha ademi merkezî, daha müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık
bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum.” buyurmuştu. (19 Mayıs 1995, Sivas)
Çoook minik(!) bir değişiklik yapıyoruz Dinçer’in söyleminde; istikrar ve öngörü bu denli olabilir(!?):
Altı çizili son sözcüğü “uy-gu-lu-yo-rum” olarak yazıyor ve okuyoruz.
Büyük Atatürk’ün uyarılarının ne denli yerli yerinde olduğu, yaşanarak bir kez daha deneylenmiştir.
- “ Dinden maddî çıkar sağlayanlar, iğrenç kimselerdir. İşte biz, bu duruma karşıyız ve
buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir.”
(1930, Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, 1955, syf.116)
***
Laiklik konusuna son vermeden önce, kimilerince ileri sürülen “devlet laik olur,
insan ya da Müslüman laik olmaz” tuzağı üzerinde durulmalıdır. Bu yanlıştır ve çarpıtmadır.
Laikliği kabul eden insan laiktir, aynı zamanda Müslüman olabilir veya başka bir dine inanabilir.
Türk Devrimi sayesinde Türkiye’de günümüzde milyonlarca laik Müslüman, yani laikliği kabul etmiş Müslüman vardır. Çok açıktır ki, laik Müslümanların pek çoğu tapınmalarını (ibadetlerini) eksiksiz, özgürce yerine getirebilmektedir. Hatta bu ülkede oruç tutmayanlar öldürülebilmektedir!
S o n u ç
T.C. Devleti, nüfusunun yaklaşık %90’ının inanç sahibi Müslüman olduğu gerçeğinin ayırdındadır. Müslümanların inanç ve ibadet hizmetlerini bile Devlet yükümlenmiştir. Din eğitim ve öğretimi yapan kurumlar açılmış; buralarda Atatürkçü, aydın, akılcı, laik din adamları yetiştirilmesine çaba gösterilmiştir. Anadolu’da, hiçbir dönemde Cumhuriyet dönemindeki sayıda cami yapılmamıştır. Cumhuriyet’in başında sekiz bin cami, 12 kat artarak 96 bini geçmiştir oysa nüfus 7 kat büyümüştür. Nüfus artışının çok üzerinde cami yapılmıştır. Öyle ki, yüz yıldır günde 2-3 cami bitirilmektedir. Okulların bile ödenek kıtlığından(!) elektrik-su faturaları ödenmediğinde kesilirken, camilere
kamu kaynaklarından sürekli elektrik-su, bedelsiz arazi, maaşlı-lojmanlı imam sağlanmaktadır!
- Bu tür girişimlerle rejim hızla dinselleştirilerek, dahası dincileştirilerek (dindar değil dini dar!) demokratik-laik cumhuriyetin içinin boşaltılması çabaları sürdürülmüştür, tırmandırılmaktadır.
Fakat, Türk ulusu ve Devleti varlığını ancak inanç özgürlüğü içinde, çağın kaçınılmaz gereği olan
us (akıl) ve bilim yolunda, Anadolu kültürü ile uyumlu güler yüzlü bir laikliği benimseyerek sürdürebilir.
Geriye dönüş olanaklı değildir.
Böyle bir tutum zamana ayak uyduramamak, çağın –ve de Kuran’ın– dışında kalmak olur.
Aydınlanma Devrimi yayılıp kökleştikçe, laiklik olgusunun daha da benimsenmesi ve iyice yaşama geçirilmesi doğaldır. Türkiye’nin dünyanın gelişmiş uygar ülkeleri arasına girmesi de buna bağlıdır. Yeryüzünde büyük bir coğrafyaya yayılan İslamiyet’te de öbür dünya dinleri gibi pek çok mezhep (din yorumu!) vardır. Bu insanlar kendilerini Müslüman olarak tanımlamaktadır fakat din anlayışları çok farklı olabilmektedir; sayısız ŞERİATLAR!. Bu ayrımlar yüzünden, dinlerin mezhep yorumları oluşmuştur. Her mezhebin, öbür mezhepleri Müslüman kabul etmesi, onları hoş görmesi, barış ve kardeşliğin, İslamiyet’in bütünselliğinin gereğidir. Dolayısıyla Laik Müslümanlık da öbür mezhepler gibi dışlanamaz.
Yazımızı Yüce Atatürk’ün kararlı uyarısı ile bağlayalım ve bir kez daha açıklıkla vurgulayalım ki;
- “ Cumhuriyetimiz, öyle sanıldığı gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için çok kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. Gereğinde kurumlarımızı savunmak için gerekeni yapmaya hazırız.” (1923, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt III, syf. 71)
Tarihin akışını geri döndürmek olanaksızdır. Uygarlık laiklik yönünde ilerleyecektir. Ne yazık ki Türkiye’yi, Anayasa Mahkemesi kararı ile laikliğe karşı eylemlerin odağı olan -ama diyelim bir cemile ile kapatılmayan!?- AKP TEK BAŞINA 24 YILDIR yönetmektedir. Yıkamayacaklardır,
tarihin olağan akışı belirleyicidir. Bunda da bir “hayır olduğunu”, tevekkülle gönüllerine yatırmaları “çoook hayırlı” olacaktır kanısınayız.
Hıristiyanlık bir Kilise / Ruhban kurumu olduğu ve 1789’dan bu yana Hıristiyanlık yavaş yavaş politik alandan geri çekildiğinden, bu yakıcı sorun, Devletle – Kilise arasında, ne yazık ki çok kanlı mezhep savaşlarından sonra devletin sekülerleşmesi, yurttaşın laikleşmesi ile uzlaşarak çözümlenmiştir.
İslam dünyasında “Dinciler” –dindarlar değil!– daha kaç zaman, toplumsal yaşamı zehir etmeyi sürdürecek ve tarihsel zamana er geç yenilerek inançlarını vicdanlarında yaşayarak topluma, başkalarına, İslamın özüne açıktan karşıt olmak üzere “şeriat”larını dayatmaktan vazgeçecekler?
İslam dünyasının ivedilikle, 509 yıldır bir türlü gelmeyen(!) Martin Luter’lere gereksinimi var. Dışardan birileri, içerden sadık müritler, ne hazindir ki, İslamı emperyalist kapitalizme
ILIMLI İSLAM retoriği (takiyyesi) ile utanmadan kurban etmekteler. Masum, saf Müslümanları kolayca aldatıyorlar; ya Tanrı’yı, gerçekte varsa Tanrılarını ??
- LAİKLİK TOPLUMSAL BARIŞ ve ÖZGÜRLÜKTÜR!




