(Üç bölümlü bir yazı düşündüm. Birincisi bu, ikincisi Türkler,
üçüncüsü Kürtler olacak. M.B)
I Av. Mehdi BEKTAŞ
7.4.2013/Ankara
Halkların, ulusların, ülkelerin kardeşliğini savunmak vazgeçmezlerimizdendir.
Halkların kardeş olmasını, iç içe birlikte özgürce yaşamasını herkes söylüyor,
diliyor, istiyor; ama bunlar yetiyor mu?
Somut şartların somut tahlilini yapmadan, yere ve zamana bakmadan Kürt
sorunu çözülebilir mi? Çözülürse nasıl çözülür?
Aslında “Ver kurtul”cularla, “vur kurul”cular sorunu basitçe çözüyor! Bunların
sırtında yumurta küfesi yok!
“Ver kurtul” diyenlere “kimin malını kime veriyorsun?”;
“Vur kurtul” diyenlere de “Kimi vuruyorsun, tavuk mu kesiyorsun?” diyorlar.
Öncelikle bilinmeli ki Kürt sorunu yalnızca bugünün sorunu değil yılların
sorunu, güncel olmaktan öte tarihsel; Türkiye’nin yanında İran’ı, Irak’ı,
Suriye’yi ve hatta Kafkasları ilgilendiren bir boyutu var.
Bu sorundan Türkiye kadar komşularda etkileniyor, AB-D bölgeyi yeniden
şekillendirirken bir unsur olarak bu sorunu kullanıyor. Hem ülke içinde hem de
ülke dışında ilgileneni, karışanı, karıştıranı çok.
Sorun, içsel olmaktan çok dışsal, yerel olmaktan çok bölgesel bir içerik taşıyor.
Son günlerde bu sorunu çözmek, ülkede süren “düşük yoğunluklu” iç savaşa son
vermek, bir barış ortamı yaratmak adına, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu
ilkeleri üzerinde operasyonlar düzenleyerek iktidarını kalıcı kılmak, yeni
Osmanlıcılık adıyla sistem değişikliğine giderek, Ortadoğu’yu içine alacak
Sünni İslam referanslı hegomonik bir yapı oluşturmak düşüncesiyle hareket
eden AKP iktidarı ile emperyalizmin Irak ve Suriye’de iç çatışmalarla
oluşturduğu kaotik ortamından yararlanarak, 30 yıldır süren silahlı mücadelenin
yarattığı özgüvene güvenerek, Türkiye ile federatif ya da konfederatif bir
birliktelik oluşturmayı, bu olmazsa Türkiye topraklarının bir kısmını da içine
alacak bağımsız bir devlet kurmayı düşleyen Kürt hareketinin işbirliği sonucu
yeni bir süreç başlamış görünüyor.
Bu süreçte iktidar, sorumluluk bende diyerek halkı ikna etme görevini Akil’lere
veriyor. İktidar yanlısı, dinci, neoliberal, ayrılıkçı unsurlardan oluştuğu anlaşılan
bu Akil’ler, halkı neye ikna edecek? “Kanın durmasını sağlayalım” demeleri
yeterli olacak mı?
Bunu bilemiyoruz, yaşayıp göreceğiz…
Görsel ve yazılı basında, iktidar yandaşları ya da karşıtları sürecin olumluluğu,
olumsuzluğu konusunda pek çok görüş ortaya atıyor, tartışıyor. İktidarla olan
ilişkiler, ekonomik bağlantılar, beklentiler ister istemez yayınlarda belirleyici
oluyor; muhalif partilerin ve iktidar karşıtı çevrelerin esi ve soluğu topluma
ulaşmıyor, yeterince duyulmuyor. Tek yanlı propagandalarla toplum tutsak
alınarak iktidar politikaları doğrultusunda yönlendiriliyor. Bu ne kadar böyle
sürer, ne kadar etkili olur şimdilik kestirilemiyor.
Tartışmalarda kimisi barış süreciyle Türkiye Cumhuriyeti’nin dağılmasından,
bölünmesinden, parçalanmasından söz ediyor; kimisi, ekonomik ve siyasi
büyümesinden, dünya devleti olmasından dem vuruyor(!)…
Biraz olaya derinden bakıldığında Kürtçülerin “Gerilla Vuruyor Kürdistanı
Kuruyor” duygusuyla sevinç narası attıkları, Türkçülerin “Öl de Ölelim Vur de
vuralım” diye tetikte bekledikleri görülebilir.
Çatışmacı iki yana mesafeli duran, iktidarın politikalarını eksik ve yanlış bulan
bir kesim ise, “silahlar sussun, kan dursun, analar ağlamsı”nın çözümünü
“hakların kardeşliği”nde görüyor, “taraflar görüşsün” diyor; ancak, sorunun
çözüm konusunda elle tutulur, gözle görülür, açık, net, somut bir proje ortaya
koyamıyor, havanda su dövüyor…
Bu durumda, AKP iktidarı eliyle, İslamın Sünni şemsiyesi altında, Akil’ler
aracılığıyla Türkleri, Kürtleri, Acemleri, Arapları ve diğer halkları mutlu edecek
bir çözüm bulunabilir mi, barış sağlanarak kan durdurulabilir mi diye insan ister
istemez düşünüyor…
Bizim toplumumuz ani davranır, hemen ümitlenir, “dereyi görmeden paçayı
sıvamayı” pek sever, hatta bu bir alışkanlıktır… Bu coğrafyanın geçmişini
bilmeden, tarihte yaşananları irdelemeden, güncele bakarak kesin bir yargıya
varmak kolay mı?
Önce bazı düşünceleri açıkça belirtmek gerekiyor:
Birincisi, tarih masal değildir, gerçekliktir, kimseye acımaz, kimseyi kayırmaz;
ders alırsan yararı olur, alamazsan sonucuna katlanırsın, ah, vah etmek bir işe
yaramaz!
İkincisi, özgücüne güveneceksin, “el atına binen tez iner” atasözünü aklından
hiç çıkarmayacaksın!
Üçüncüsü, emperyalizmin yellemesine gelip binlerce yıldır bir arada yaşadığın
komşuna, arkadaşına, dostuna sırtını dönmeyeceksin, arkadan vurmayacaksın,
vuranı vururlar, pişman olacağın işler yapmayacaksın!
Dördüncüsü, emperyalizmin trenine binip yola çıkmayacaksın, çünkü istediğin
istasyonda inemezsin ya atlarsın ya atarlar, bunu da unutmayacaksın!
Beşincisi, Cumhuriyetin bağımsızlıkçı, laik, halkçı, bilimsel değerlerine
saldırmayacaksın, taassubun cehalet ve kölelik olduğunu bileceksin, ülkenin ve
toplumun çağın dışına ve gerisine düşmesine neden olmayacaksın, neden
olanlara da destek vermeyeceksin!
Altıncısı, bu değerlerin oluşması ve korunması için çok bedeller ödendiğini
bileceksin, sorumlu davranacaksın!
Bu gün ülkede cumhuriyetin değerlerine sahip çıkanlarla karşıtları arasında
sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ve psikolojik bir savaşım olduğunu kimse
yadsıyamaz.
Bu konuda ne yapılması gerektiğini bu ülkenin aydınlanma tarihi incelediğinde
görülür. Bu yazının amacı da buna yardımcı olmaktır.
Önce bu ülke kimin, kim “kadim/eski” sorusuna yanıt bulalım…
Türkiye Cumhuriyeti Millet Meclisi’nde Kürt kökenli bir milletvekili (Sakık)
“Kürtler bu coğrafyanın kadim halkıdır, siz Gürcüler, Çerkezler bu topraklara
sonradan geldiniz, oturun oturduğunuz yerde” dediği basına yansıdı.
İmralı Cezaevi’nde yatan ülke topraklarını bölmeye teşebbüsten hükümlü
Abdullah Öcalan, iktidarın onayı ile Diyarbakır’da halka okunan mektubunda,
“Anadolu’nun kadim halklarından” söz etti…
Bu topraklarda kim kadim kim değil, kim eski kim yeni? Kadim olmak için ne
yapmak lazım? Hep mi dışarıdan geldik? Yabancı hiç yerli olamaz mı?
Kavimler kapısı, medeniyetler beşiği denilen Anadolu’da neler oluyor, neler
konuşuluyor, bakar mısınız?
Bu düşünce sahiplerine şu söylenebilir: Bu topraklar burayı yurt edinenlerindir,
üzerinde yaşayanlarındır, gönül bağıyla bağlananlarındır, elbette ki Türkiye
Cumhuriyeti’ni kuranlarındır.
Bu yeter sanırım. Bunun dışında söylenecek her söz hoş olabilir, ama bence
boştur.
Şöyle ki:
Dünyamızın 4,5 milyar yıldan daha yaşlı olduğu, ilk yaşam izine 3,8 milyar yıl
önce (Grönland) rastlandığı; ilk bitki izlerinin 2,5 milyar yıl önceye uzandığı
(Güney Afrika’da), ilk hücreli hayvanların 600 milyon yıl önce (denizlerde)
oluştuğu, 500 milyon yıl önce (denizlerde) ilk omurgalıların, 400 milyon yıl önce
(karalarda) ilk bitkilerin, 320 milyon yıl önce (deniz kıyılarında) ilk sürüngenlerin
ortaya çıktığı; 200 milyon yıl önce sürüngenlerin bir kolunun insanın ataları
memelileri meydana getirdiği; yaklaşık 50 milyon yıl önce ortaya çıkan, primatlar
denilen laymurları (larva-kurtçuk) ve de maymunları içine alan hayvanlar grubunun
bir üyesi olan, insanın atası sayılan insanımsı yaratıkların (hominidler) ortaya
çıktığı; insanımsıların (hominidlerin) 7 milyon yıl önce akrabalarından (goril,
şempanze) ayrıldığı (1); 4 milyon yıl önce (Etopya) bir iklim soğuması sonucu
ormansız açık alanda dik yürümeye başlayan (2), serbest kalan el ve kollarıyla
çalışma olanağı kazanan “ilk insan”ın var olduğu; ilk insanın 2 milyon yıl önce
kesilmiş taştan aletleri kullanmaya başladığı, bilimsel araştırmalar, arkeolojik
kazılar, buluntular ve bulgularla doğrulanmaktadır. (3)
İki ayağı üzerinde yürüyen, elini ve kolunu kullanma becerisi kazanan, beyinsel,
zihinsel yetkinliğe ulaşan, doğayı anlamaya ve tanımaya çalışan insanın, ateşi
bulması, yabani hayvanı ehlileştirmesi, MÖ 10 bin yıllarında göçebelikten yerleşik
düzene geçmesi, tarımı, sulu tarımı keşfetmesi, hayvan, su ve rüzgâr gücünden
yararlanmaya başlaması, MÖ 3.200’lerde yazıyı (Sümerler) bularak kendisini daha
da geliştirmesi, yerlilik yabancılık gibi bir ayrımı anlamlı kılar mı?
Hani Şairimiz Ahmet Arif:“Anadoluyum ben,
Tanıyor musun?
……..
Ne İskender takmışım,
Ne şah ne sultan
……
Nasıl severim bir bilsen.
Köroğlu’nu,
Karayılanı,
Meçhul Askeri…
Sonra Pir Sultanı ve Bedrettin’i.
……..
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Her biri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
…………..
Bir umudum sende,
Anlıyor musun?” der ya, başka ne istenir, ne aranır?
Tarihçiler, yazının bulunmasını “tarih anlatımında” bir başlangıç olarak ele alır;
önceki döneme Tarih Öncesi Çağ (prehistorik devirler), sonraki döneme Tarihi Çağ
derler.
Tarih Öncesi Çağlar içinde yer alan Eski Taş Çağı(MÖ 600 bin yıl- 10 bin yıl ) ile
Orta Taş Çağı’nın (MÖ 10 bin- 8 bin) izlerine Anadolu’da da rastlanır (Antalya).
Yeni Taş Çağı’ndan (Neolitik) kalma (MÖ 8 bin- 5.500) ileri düzeyde birçok
yerleşim yeri ortaya çıkar. Avcılık ve bitki toplayıcılığı (Paleotlitik Çağ) ile
başlayan, tarıma ve yerleşik yaşama geçilmesiyle (Neolitik Çağ) birlikteliklerin
oluşması sürecinde, yaklaşık 5.000 yıl önce (MÖ 3.000) Fırat, Dicle nehirleri
(Mezopotamya), İndus Nehri (Hindistan), Sarı Nehir (Çin), Nil Nehri (Mısır)
havzalarında insanların yaşam izlerine rastlanır, benzer izler Anadolu’da da
görülür.
Nil, Fırat, Dicle, İndus ve Sarı Nehir çevresinde ilk uygarlıkların oluşumunu
sağlayan, tarımsal üretime ve yerleşik yaşama geçen insanlığın, MÖ 2000–1500
yılları arasında, Orta Asya’nın Baykal, Balkaş, Aral ve Hazar Denizi havzalarında,
yüksek dağların kar sularıyla beslenen düzlüklerinde, akarsu çevrelerinde, avcılık,
hayvancılık ve basit çiftçilik şeklinde göçebe çobanlık yaptığı anlaşılır…
Böylece, tarihsel süreç içerisinde ateşi bulan, hayvanı uysallaştıran, ata binen, ok
atan, tekeri keşfederek araba yapan, atı arabaya koşan, suda sal yüzdüren, rüzgâr
gücünden yararlanarak ırmaklarda, göllerde, denizlerde yelkenli gezdiren insanın
yaratıcılığı, herhangi bir halkın tekelinde olabilir mi?
Dünyada herkes her yere gider her yerden gelir. Nitekim öyle de olmuştur. Dünya
kimsenin babasının tapulu mülkü değildir, herkesindir. Bu bakımdan ben kadim o
değil, ben yerliyim o değil gibi değerlendirmeler gerçekçi değildir. Bu topraklarda
doğmuş, yaşamış insanlara, senin babanın basının dedesinin dedesi filan yerden
gelmiş, sen buralı değilsin denebilir mi? Bunu demenin ne mantığı olabilir? İnsan
insana karışmış, halklar halklara karışmış, dün dünde kalmıştır, geçmişi bilelim
ama günümüze bakalım!
Dünyadaki kavga sen ben kavgasından ötedir, bu topraklarda kim barınacak, bu
toprakları kim işleyip ürününü alacak, kim yiyecek ve ülkeyi kim yönetecek
kavgasıdır. Bu topraklar bizim diyenler de biz yöneteceğiz, biz ekeceğiz, biz
yiyeceğiz derdinde değiller mi?
Bütün bu gerçekler ortada iken, dünyada hegomonik bir yapı kuran AB-D
emperyalizmi, sinsi planlarını Asya’da, Afrika’da, Balkanlarda, Kafkaslarda,
Ortadoğu’da devreye sokuyor, yeraltı yerüstü zenginlikleri tamamen ele geçirmek
için çalışıyor, binlerce yıldır bir arada yaşamış, “kaderde, kıvançta, tasada” birlik
olmuş, birlikte ağlayıp, birlikte gülmüş insanları, inançsal, etniksel, kültürel
ayrışmaya iterek birbirine düşürüyor ve buna da “kimlik demokrasisi” diyor…
Birçok safdilde buna seyirci kalıyor, dinci iktidar eliyle sınıflar demokrasisi yerine
oturtturulmaya çalışılan cemaatler, mezhepler ve etniksideler demokrasisine onay
veriyor…
Demokrasi, özgür insanın yönetim biçimidir. Eşitlik olmadan özgürlük, özgürlük
olmadan demokrasi olamayacağına göre, dinin, mezhebin, tarikatın ve ırkın tutsağı
olmuşların, emperyalizmin güdümüne girmişlerin, özgür olması, özgür davranması
mümkün müdür?
İşbirlikçi, dinci, mezhepçi, tarikatçı, ırkçı iktidarların demokrasiyi içselleştirip
yaşatması olası mıdır?
Herkes şunu bilsin ki, dincilerin, ırkçıların, ayrılıkçıların, işbirlikçilerin ipiyle
kuyuya inenlerin ipi eninde sonunda tutanın elinde kalır…
Halklar arası bir çatışma varmış gibi barış sağlamaya çalışan Akil’ler, Türklerin ve
Kürtlerin tarihini, ilişkilerini, bir ulusun parçaları olup olmadıkları konusunu nasıl
ele alacaklar, bu konularda yeterli bilgiler var mı, biliyorlar mı? Biliyorlarsa
kaynağı bilimsel mi, yoksa kulaktan dolma mı? Bu konuda yeterli bilgi yok!
Bunların “Akil”ler grubunda yer almaları, iktidarının başının konuşmasını huşu
içinde dinlemeleri, cumhuriyetin değerlerine yapılan saldırıyı coşkuyla
alkışlamaları, konuyu bilmediklerini ya da kavramadıklarını gösteriyor.
İktidarın başının konuşmasına bakarsan Osmanlı içinde her şey güllük gülistanlıktı,
halklar arası hiç çatışma yoktu, Rumlar, Bulgarlar, Arnavutlar, Sırplar ayrılıp ayrı
devlet kurmamışlardı; Arap çeteleri İngilizlerle birlikte Osmanlıyı çöllerde arkadan
vurmamıştı; Kürtler, Yavuz’un yellemesiyle Alevileri kesmemişti, “Hamidiye
Alayları”yla Ermenileri ezmemişti; Şeyhülislam, Alevinin katli uygundur malı
helaldir fetvası vermemişti; Padişah Vahdettin İngiliz, Fransız, İtalyanlarla işbirliğ
yapmamıştı, hilafet ordusuyla, aznavur çeteleriyle milli mücadeleyi boğmaya
kalkmamıştı; Ermeniler, Kürtler, Rumlar, İngiliz, Fransız ve İtalyanların
desteğinde Anadolu’yu paylaşmaya yeltenmemişti; Mehmet Akif şapka
giyilmesine karşı olduğu için Mısır’a gitmemişti; İstiklal mahkemeleri kararlarıyla
asılan İskilipli Atıf Hoca ve Şeyh Sait hain değil birer mümindi…
Osmanlı toplumu cehalet ve taassup denizinde çırpınmıyordu, tüm tebaa sular
seller gibi okuyup yazıyordu, kerrat cetvelini biliyordu, dört işlemi mükemmel
yapıyordu (!); mektepler ve medreseler dini değil ilmi eğitim veriyordu, talebeler
hür düşünceliydi, “dindar ve kindar” nesil yetiştirilmiyordu, her yeniliğe
“istemezik!” diye ayağa kalkanlar gaipten geliyordu(!); Darülfünun “yaratılış
teorisinin tutsağı” olmamıştı ve dinci molla değil âlim yetiştiriyordu, matbaayı
gâvur icadı diye kapattırmamışlardı, rasathaneyi yıktırmamışlardı, icatları herkese
parmak ısırtıyordu (!);
Osmanlı sanayide, teknolojide çok ileriydi (!), Avrupa’ya el açmamıştı, hatta
Avrupa’ya ekonomik, mali, askeri yardım yapıyordu(!); Vergilerini düyunu
umumiye değil, maliye nazırlığı topluyordu (!); İmparatorluk içinde bilimsel üretim
ve adil bölüşüm göz kamaştırıyordu (!); çiftçi “çift bozma”mış kaçak olmamıştı ve
harami gibi yolları kesmemişti (!); Hâşâ çok eşlilik yoktu, kadınlar hayatın
içindeydi, memur, mebus, sanatçı olabiliyorlardı, çarşıda, pazarda çarşafsız
gezebiliyorlardı, erkek içine çıkabiliyor, tokalaşıp, el sıkışabiliyordu.
Tüm bu güzelliklere, dincilere, işbirlikçilere, ayrılıkçılara yol vermeyen,
Osmanlının bakiyesi topraklarda, Amerikan, İngiliz, Fransız ve İtalyan mandasını
reddederek koskoca imparatorluğun yerine, diğer halkları baskı altına alarak,
Anadolu’da küçücük bir toprak parçasında devlet kuran cumhuriyetçiler son
vermişti.
90 yıl önce ülkede özgürlük ve demokrasi bitirilmişti, 80 yıl sonra iktidara gelen
dinciler, tarikatçılar, cumhuriyetçilerin yaptığı her şeyin tersini yaparak kötülüklere
son verdiler, kadınları yeniden hürriyetlerine kavuştu(!); Asayiş berkemal, artık
kadınlar namus, töre cinayetleri adı altında 30–40 yerinden delik deşik edilmiyor,
silahlar atılmıyor, tren istasyonlarında, çarşıda, pazarda canlı bombalar
patlamıyor(!); İktidar “dindar ve kindar” nesiller yetişmiyor(!), Etnik ve inanç
ayrımı yapılarak halk kardeşçe yaşıyor (!), Ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel,
inançsal hiçbir sorunu yok, herkesi kıskandıran bir yaşam var, herkes çok mutlu (!),
halk her gün beş vakit iktidara dua ediyor (!)…
Her renkten hey boydan her cinsten Akil’lerimiz de bu mutlu tabloyu halka
anlatacak, halk ağzınıza dilinize sağlık aydınlandık diyecek, yedirip, içirip dualarla
geri gönderecek velhasıl memleket nurlanacak!…
Bu güzel ortamı kim çekemiyor?
Nursuzlar, cumhuriyetçiler ve de devrimciler…
90 yıl önce bu topraklarda yaşanan güzellikleri tek devlet, tek millet, tek bayrak
diyerek kaldırdılar iddiasında bulunanlar veya böyle düşünenler, ya feodal ve
ümmetçi Osmanlıyı bilmiyor ya da dinle birlikte koçbaşı olarak cumhuriyete ve
değerlerine yapılan saldırıyı ikbal için görmezden geliyor…
Sizce hangisi?
(Devamı gelecek yazıda) Av. Mehdi BEKTAŞ
……………….
1. Anadolu Kültür Tarihi, Ekrem Akurgal, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 1998 1.Baskı, 1 Sayfa
2. Cumhuriyet Bilim Teknik ( 940/4, 26.3.2005; 1189/8, 01.01.2010)
3. 1931-1941 dönemi Lise Tarih Kitabı, baskı MEB, 4 Baskı Kaynak Yayınları 2000, sayfa XL-XLVI, 1- 14